Müzikent Makaleler / Röportajlar Bir Seviye Aynası: Mûsıkî

Bir Seviye Aynası: Mûsıkî

B?R SEV?YE AYNASI: MÛS?KÎ

Cinuçen Tanr?korur

     ?nsan sevdi?i ve al??t??? ?eylerin bitmesine üzülür; onlar hep ayn? güzellik, tazelik ve heyecanla ömrünün sonuna kadar devam etsin ister. Ömrünün sonu gelince ona da üzülür, çünkü ya?amak da-insanca bir gafletle- sevdi?i, al??t??? bir ?eydir. Küçük de olsa bir mânevî deste?i veya e?itimi olanlarsa, bunun bir bitme de?il, bir istihale oldu?unu, yani ya?aman?n bir farkl? planda devam? oldu?unu dü?ünüp rahatlarlar. Ama seviye biterse ne olur? ?nsan?n bin küsur y?l boyunca “o mâhîler” gibi bilmeden içinde ya?ad???, sevdi?i, al??t??? seviye biterse ne olur? Bu nas?l, nereye do?ru bir istihaledir? Seviyenin bitmesi veya durmadan dü?mesi, daha alçak, hep daha alçak seviyelere, sonunda -dü?ülecek yer de kalmay?nca- seviyesizli?e olaca??na göre, bu neyin, nas?l bir devam?d?r ve kimi, neye ümitlendirebilir? Kimi? Bir toplumun bozula-çürüye yok olmas?n? arzu edeceklerden ba?ka?!

     Dünyam?z?n en eski medeniyetini kurmu? olan Çinlilerin ünlü bilgesi Konfüçyüs’ün mûsikîyle ilgili çok önemli bir sözü vard?r:

     “Bir toplumun müzi?i bozulmu?sa, o toplumda pek çok ?eyin de bozulmu? oldu?una hükmetmek gerekir”. Müzi?e verdi?i önem, akla, tarihin tan?d??? bu ilk büyük ahlakç?n?n -bizim de birçok büyük bilgemiz gibi- ayn? zamanda bir müzisyen olmu? olabilece?i ihtimalini getiriyor. 2500 y?l öncesine ait hayat hikâyesinde bu konuda bir kay?t yok, ama bir toplumun yükselme veya çökmesinde müzi?i bu kadar kesin bir ölçü kabul etti?ine bak?l?rsa, fiilen müzisyen olmasa bile, bu sanat?n mâna ve ehemmiyetini derinden kavram?? bir büyük ruh oldu?undan ?üphe edilmemesi gerekir. III. Selim ça?? bestekâr? ünlü tanburî Zeki Mehmet A?a da, hacca gitmeden önce vedala?mak için gitti?i ve “Hacca gidiyorum, orada saza tövbe edece?im ve bir daha çalmayaca??m” dedi?i ?stanbul kad?s? müderris Arif Efendi’den, “Çal evlad?m, çal, böyle çald?ktan sonra Arafat’ta bile çal!” cevab?n? alm??t?. Bu sohbetin gerek ba?l???ndan, gerekse ba?lar ba?lamaz yapt???m?z nakillerden, sonunda laf? nereye getirece?imizin anla??ld???na kani olmakla beraber, yine de, tarihimizde gerçek bir yükseli? s?rr? ve bir seviye aynas? olan mûsikî sanat?m?z?n hazin macerâs? üzerine bir-iki söz söylemek istiyoruz. Hani, k?ylükal kabîlinden... Zaten daha fazlas?na bizim ne akl?m?z yeter, ne bilgimiz.

     IX. yy.?n ünlü Arap yazar? El-Câhiz Fazâilü’l-etrâk’inde Türkleri ?öyle anlat?r: “Türkü attan ayr? dü?ünmek mümkün de?ildir; o at?n her yerindedir: s?rt?nda, karn?nda, kuyru?unda, yelesinde”. Bize göre mûsikî de Türkün her yerinde, her ?eyindedir: sevincinde, kederinde, bar???nda, sava??nda (bu sava?? ister cihâd-? ekber olarak al?n, ister cihâd-? asgar). Bunu, “Türk mûsikîyle do?ar, mûsikîyle ya?ar, mûsikîyle ölür” vecizesiyle Sadeddin Arel de tespit etmi?ti. Dahas? var: biz mûsikîden öldükten sonra da kopamay?z: kabrimiz ba??nda Kur’an, ak?am devir hatmimiz, 7’miz, 40’?m?z, 52’miz, mevlidlerimiz, kandillerimiz, zikirlerimiz, dualar?m?z, gülbanklar?m?z... Elest bezmindeki “Kün!” emr-i ilâhisinden sûr-? ?srâfîl’e kadar.

Peki, ama niçin mûsikî? Eski mûsikîcilerimizin “ilm-i ?erîf’, Tanburî Cemil’in “lisânullah” olarak tavsîf ettikleri bu sanat?n kudsiyyeti neresinden geliyor acaba? Bu sorunun cevab?, bütün dillere Yunancadan geçmi? olan “mûsikî” kelimesinin kök anlam?ndad?r: “ta musikhe” = “musa”lar?n (yani “peri”lerin) konu?tu?u dil. “Sesler sanat?”n?n metafizik cephesini aç?kça ortaya koyan bu mâna, ayn? zamanda, bir insan ilmi olan matematik ve dolay?s?yla nazariyât?n, mûsikîdeki baz? meseleleri çözmekte neden âciz kald???n?n da izah?d?r. ?badette, tabâbette, cihatta Türklerin mûsikîden neden bu kadar fazla istiâne ettiklerinin, güç ald?klar?n?n cevab? da buradad?r. Mümeyyiz vasf? esas itibariyle bir “ses mûsikîsi” olu?unda ortaya ç?kan Türk mûsiksî, söze verdi?i a??rl?k dolay?s?yla önce bir ?iir mûsikîsidir. Malzemesi ço?unlukla tasavvufî mecaz ve mazmunlardan meydana gelen dîvan edebiyat?n?n da -ifade tekni?i itibariyle- önce bir dil mûsikîsi olu?u gibi.

 

      Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedür,

      Men kimem, sâkî olan kimdür, mey u sahbâ nedür?

      Âh ü feryâd?n, Fuzûlî, incidüpdür âlemi,

      Kerbelây? a?k ile ho?nûd isen gavgâ nedür?

 

     Bir an için manas?n? dü?ünmesek bile, bu sözler her ?eyden önce mûsikî, yani “meleklerin dili” ile söylenmi? sözler de?il midir? Nâbî;

 

      Hem-sohbet-i dildâr ile mesrûr idik evvel,

      Bir baht? müsâid deyu me?hûr idik evvel...

      ??keste sifâl ile mey içsek n’ola ?imdi?

      Gayret-füken-i kâse-i fa?fur idik evvel!

 

der de, ?iir halinde dahi bir mûsikî ?elalesi olan bu ihti?am kar??s?nda, ltrî yerinden f?rlamaz m?? ?aire, ayn? güçte bir heyecan ?erâresi olan Pençgâh Beste’siyle cevap vermez mi?... Duygular? ahenk ve intizam içinde (yani his ve edeb disiplini içinde) anlatman?n câzibesinden, bizzat câzibe kayna?? olan kad?nlar da kendilerini kurtaramam??lard?.

     

     

      Ke?fet nikâb?n? yeri gö?ü münevver et!

      Bu âlem-i anâs?r? firdevs-i enver et!

      Zeyneb ko meyli ziynet-i dünyâya zen gibi,

      Merdâne var sâde-dil ol terk-i zîver et!

     

diyen Zeynep’ler;

 

      Sen var iken ey dost bana yar gerekmez!

      Cevrin çekeyim, gayri vefâdâr gerekmez!

     

      Mest-i mey-i a?k ol yürü âlemde ki Mihrî,

      Pes rind-i harâbât olana âr gerekmez!

     

diyen Mihrî’ler;

 

      Güller k?zar?r ?erm ile ol gonca gülünce,

      Sümbül ham olur re?k ile kâkül bükülünce.

      Can vermek ise kasd?n eger a?k ile Fitnat,

      Hâk-? der-i dildârdan ayr?lma ölünce!

     

diyen Fitnat’lar;

 

      Eyyâm-? ?ebâb etti güzer bâdeyi Leylâ

      Terk etmedi hâlâ;

      Rindân, iledir ülfetimiz rind-i cihân?z,

      Biz â??k-? cân?z!

 

diyen Leylâ’lar;

     

      Feryâd ki feryâd?ma imdâd edecek yok!

      Efsûs ki gamdan beni âzâd edecek yok!

      Yârab ne içün zâr Nigâr’? ?u cihanda

      Nâ?âd edecek çoksa da dil?âd edecek yok?!

     

diyen Nigar’Iar... ?imdi nerdeler acaba? “Dîvan edebiyat?” kli?esiyle geçi?tirdi?imiz bu dil, H. A. Yücel tipi iki yüzlü dejenere kafalar?n kültür kanserine tutulup gençlerimize tan?tmaktan vazgeçti?imiz, hatta R. ?arda? gibilerin kitaplar?nda aç?kça a?a??lamaktan dahi utanmad?klar? bu dil, sevgili gençler, ne Arapçad?r, ne Farsçad?r, çünkü ne Arap anlar, ne Acem! Ama ta XVII. yy. ortalar?na kadar o size model olarak gösterilen Bat?da, ak?l hastalar? “?eytanla i?birli?i yapm?? zavall?lar” olarak diri diri yak?l?rken, en az Selçuklular’dan beri (Amasya, Kayseri, Edirne) üniversite hastanelerinde onlar? ku? etleri, çiçek kokular? ve özel olarak bestelenmi? mûsikî parçalar?yla tedavi eden bir medeniyetin sembolü, bir imparatorluk ihti?am?n?n dilidir.

     XIX. yy. ortalar?nda Ârif ve ?evki Bey’lerle ba?lay?p sonraki ?ark? bestekârlar?yla yava? yava? dü?en güfte zevkini, Zekâi Dede, Tanbûri Ali Efendi, Rahmi ve S. Ziya Bey’ler yine de belli bir seviyenin üzerinde tutmaya çal??t?larsa da, Selâhaddin P?nar’la ba?layan, içkili gazino mü?terisine hitap eden marazî duygular?n terennümünü önleyemediler. Halk?n?n e?itimi konusunda -bu isimde bir ?ube müdürlü?ü bulunmas? d???nda- bir endi?eyi hiçbir zaman duymam?? olan TRT ise, müzikten önce dil zevkinin bozulmas? için olanca gayretiyle çal???yordu. ??te size söz ve müzi?i Sait Ergenç imzal?, Türkiye radyolar?n?n 80’li y?llarda

M. Milli’nin sesinden sürekli olarak yay?nlad??? bir ibret belgesi: “Nikâhs?z A?k”.

 

      Ne nikâh ba?lar bizi, ne mahkeme ay?r?r,

      Dü?manlar?n ?errinden bizi Mevlâm kay?r?r.

      Nikâhs?z diyorlar, desinler,

      Günaht?r diyorlar, desinler,

      Adam sen de, ne derlerse desinler.

      Günah bizim, sevap bizim,

      Vars?n çatlas?n eller!

     

     Ve tabii arkas?ndan bugünkü i?renç tablo: Sevdi?inden “Kul oldum bir cefâkâre, cihan ba??nda gülfemdir” diye bahseden ?brahim A?a’dan “K?l oldum abi”ye dü?ü?!...

     Bu korkunç seviye kayb? sadece radyonun, TV’nin, kasetlerin, e?lence yerlerinin müzi?inde mi? Hâf?z a??zlar?ndaki bozulmay?, hele günde 5 vakit zevksiz Arap a?z?yla okunan ezanlar? duymuyor musunuz? Bir millet güven ve ?uurunu (yani ?ahsiyetini) kaybedince dind??? müzi?i nas?l Bat? taklidi oluyorsa, dini müzi?i de Arap taklidi olur.

 

Oysa Arab’?n müzikte bize verecek bir ?eyi olsayd?, herhangi bir ülkelerinde konservatuar açacaklar? zaman, kurucu hocalar? hep bizden isterler miydi? Kitâbu Mûsikî e?-?arkî’ nin yazar? M. Kâmil el-Hulâyî misâli dürüst müzisyenleri gibi, kitaplar?nda bizden“esâtizetune’l-etrâk” ( Üstatlar?m?z olan Türkler ) diye bahsederler miydi? Ama gelin görün ki, Hz. ?sâ’dan hiçbir ?ey ö?renememi? olan Bat?, Do?unun bilgisini kullan?p insan?n? sömürerek zengin olduktan sonra, kendi dininden olmayanlar? sat?n al?p soysuzla?t?rmakta -el-Hak!- çok muvaffak olmu?tur. Bu menfur oyunun ibret dolu belgeleri ba?ta merhum 5. Ayverdi olmak üzere, C. Meriç, T. Süreyya S?rma ve M. Do?an’?n eserlerinde aç?kça ortaya konmu?tur.

     ?imdi ba?ka bir konuya geçelim. Türklerin; tarihleri boyunca ortaya koymu? olmakla övünebilecekleri ulvî güzelliklerin (tezhîbin, hatt?n, nak??n, ebrûnun, oyman?n, hal?n?n) mimarideki ta? yerine seste billurla?m?? ?ekli olan mûsikîleri, hangi arterlerle besleniyor, korunuyor ve yüceltiliyordu? Önce Mehterhâne: Amac?, tâ Hunlardan beri, yabanc? ve ürkütücü bir müzi?in üç günlük yoldan duyulan gümbürtülü sesiyle dü?man?n moralini bozup sava? gücünü k?rmak ve korkup kaç??an dü?man? teslim almak suretiyle harbi ortadan kald?rmak (yani kan dökümünü önlemek) olan askerî müzik okulu ve tak?m?.

     Sonra Enderûn: Dil, din, ?rk fark? gözetmeksizin imparatorlu?un her taraf?ndan gelen yüksek kabiliyetli gençleri al?p yeti?tiren saray üniversitesinin mûsikî bölümü.

     Sonra Mevlevîhâne: Kur’an ve Mesnevî derslerinin yan? s?ra neyi, kudümü, semas?, hatt?, tezhîbi, ebrûsuyla insan? insan yapan bütün güzelliklerin ö?retildi?i, en büyük bestekârlar?m?z?n yeti?ti?i, imparatorlu?un en ücra kö?elerine kadar yay?lm?? müzik ve güzel sanatlar akademileri a??. Sonra mûsikî esnaf?n?n te?kilatland??? loncalar ve nihayet tan?nm?? bestekârlar?n evlerinde veya umumi lokallerde aç?p heveslilerine paras?z mûsikî dersi verdikleri hususi me?khâneler.

     Mehterhâne ile Enderûn, sarayda Nak??dil Sultan ad?n? alm??, ama boynundaki haç? hiç ç?karmam?? olan, Napolyon’un kar?s? Joséphine’in kuzini Frans?z casusu Aimée de Rivery’nin yeti?tirmesi II. Mahmud taraf?ndan kapat?ld?. Mevlevihâneler -öbür tekkelerle birlikte- 1925’te kilitlendi. 1914’te kurulan ilk resmi tiyatro ve müzik okulundaki Türk mûsikîsi e?itimi, bestekâr Giriftzen Âs?m Bey’in o?lu Musa Süreyya’n?n raporuyla 1926’da, Radyodaki Türk mûsikîsi yay?nlar? ise ?çi?leri Bakan? ?ükrü Kaya’n?n emriyle 1934’te kald?r?ld?. Böylece, bütün e?itim arterlerini kendi ellerimizle kesti?imiz müzikte kaç?n?lmaz son ba?lam?? oluyordu, Kendi radyosunda kendi müzi?ini dinleyemeyen, bir radyo almak için müzik ma?azas?na gitti?inde “Bana bir radyo verin, ama ne olur içinden Necip Celâl ç?kmas?n!” diye yalvaran Türk halk?, çaresizlikten “Savte’l-Arab mine’1-Kahire, nukaddim bernâmec mûsîka”n?n, Tahran’?n, Yeni Delhi’nin hangi dalgada, kaç metreden ç?kt???n? ö?rendi. ??te Raj Kapoor’un “Âvârâmu, nâ-naranam...” ezgisiyle ilk “Arabesk”i de?ilse bile, ilk “Hindesk”i ba?latt??? müzikal, o zaman me?hur oldu. 50’Ii y?llar?n ortalar?ndan sonra da, bildi?iniz gibi, udî Suat Say?n vd. arabeskçilerle günümüze kadar geldi, “K?l oldum abi”yle de tüyünü dikmi? gidiyor.

     Bilindi?i gibi tabiat kendi mal?n? tahrip etmez: suyunu kirletmez, orman?n? yakmaz, hayvan?n? öldürmez, durup dururken as?rl?k ç?nar?n? devirmez. Ama insan? Bitmeyen h?rs, kin ve bencilli?inin esiri olan insan, elindeki ate? ve silâhla y?kar da, yakar da, öldürür de. As?rlar?n eseri olan koskoca bir ç?nar?, bir irfan, bir edeb, bir nur âbidesi olan mûsikîsini -yol geçirmek bahanesiyle- Bat? maymunlu?u buldozerinin önünde y?kar geçer. Yol mu?. Nereye?. Nereye olacak, irfans?zl??a, nursuzlu?a, edepsizli?e... Hangi amaçla m?? Binlerce y?l insan olarak, sadece insan da de?il, “efendi” olarak ya?am?? olan insan?n? maymun yapmak için. ?uurunu, özendi?i Bat?ya satm?? bir maymun. O Bat? ki, asl?nda onun bozulmadan önceki medeniyetinin hayran?, hatta taklitçisidir. Koca Beethoven, birçok eserinin ba??na “Türk askerî mûsikîsi tarz?nda çal?nacak” anlam?ndaki “alla turca” ibaresini gururla yazarken, Mehterimizin ihti?am?na biraz olsun yakla?abilmenin ümit ve heyecan?n? ya?am?yor muydu? Yugoslavlar, 20 y?l önce yapt?klar? “Yugoslavya’da Eski Türk Mûsikîsi” adl? plakta, “bize y?kanmay? dahi Türkler ö?retti” derken, bizim unutmaya çal??t???m?z bir medeniyeti hasretle anman?n yüreklili?ini göstermiyorlar m?yd?? Ve nihayet, merhum Turgut Özal’?n ba?bakanl??? s?ras?nda, zaman?n ?ngiliz ba?bakan? Thatcher’?n Türkiye’yi ziyareti münasebetiyle kendilerine bir resital vermek üzere davet edildi?imiz Ankara Devlet Konukevi’nde, misafir ba?bakan yemekten önce yapt??? konu?mada ilk cümle olarak, bizi derin dü?üncelere dald?ran fevkalade mânîdar “Biz sizin eski kültürünüze hayran?z” sözünü söylerken, anlayabilecek kafalara neyi hat?rlatmak istemi?ti acaba?...

     Ankara’da oturdu?um y?llarda bir gün, haberler biter bitmez radyosunun dü?mesini Polis’e çeviren taksi ?oförüne -sebebini çok iyi bildi?im halde-Ankara Radyosu’nu neden dinlemedi?ini sordu?umda, “Abi, TRT’de ne var yahu?” cevab?n? al?nca hiç ?a??rmam??t?m. Arabeskin bol kemanl?, bol ritimli orkestral müzi?i kar??s?nda TRT’nin, keman?n yan?nda kemençeyi, klarnetin yan?nda neyi, udun, kanunun yan?nda tanburu harcatan, üstelik bir de piyano koyup hepsini tur?u reçeline çeviren “sesi m?ym?y saz? t?mt?m” müzi?inin tutunabilmesi zaten mümkün de?ildi ki... Dinlenirli?ini gitgide kaybetti?ini gören Radyo, kendini zorla dinletip iyi-kötü ne görse alk??lamaya haz?r bir millete kendini alk??latabilmek (böylece biraz olsun tatmin olabilmek) için, çareyi Radyo büyük stüdyolar?nda yap?lan “özel e?lence” programlar?nda arad?. Sanatç?lar aras?ndaki ad? “özel i?kence” olan bu dinleyicili programlar?n gazinodan tek fark? “konsomasyonsuz” olu?u idi. 30 y?ll?k sanat hayatlar?n? 30 ?ark?yla “idare eden”, sahnelerde, dü?ünlerde de i? yapamayan bayan ses sanatkarlar?, hiç olmazsa böyle bu vesileyle dekolte tuvaletlerini giyebiliyor, bol yüzüklü parmaklar?n? “oynam?yormu? gibi” ??k?rdatarak “hep beraber” diye halka alk?? tutturabiliyorlard?.

     Arkadan, Anadolu turnesine ç?kan 3. s?n?f tiyatro kumpanyalar? gibi, “?ehirleraras? radyo konser turneleri” ba?lad? (hala da devam ediyor). “Dinleyiciyle canl?, yak?n diyalog” gibi cazip bir gerekçeye dayat?lan bu programlar da, sadece en hafif, en ucuz gündelik ?ark?larla millete göbek att?r?p zaten dü?ük olan zevki daha da yozla?t?rmakla kalm?yor, gece-gündüz demeden otobüs tepesinde kilometrelerce yol kat ettirilen ve susuz, tuvaletsiz plaj kabinlerinde yat?r?lan sanatkârlar için tarifsiz bir i?kence oluyordu. Ama ne yaps?n bîçareler, “ne istersek, ne zaman istersek yapacaks?n?z” diyen TRT sözle?mesini imzalam??lard? bir kere!... “Vîrân olas? hanede” de “evlâd ü iyâl var”d?!... O da yetmedi s?cak, yak?n diyaloga, bu defa da son olarak “?ehir içi ak?am çay? konserleri”ni icat ettiler. Bir dinleyici evine gidip çal?p söylemek üzere Radyodan birkaç sazla bir solist görevlendiriliyor, ev sahipleri de tef, darbukalar?n? haz?rlay?p zilleri tak?p bekliyorlar, çalg?c?lar gelsin de bir güzel kurtlar?m?z? dökelim diye. Sonra bu radyo program? olarak yay?nlan?yor. Siz böyle bir zilleti dünyan?n hangi ülkesinde gördünüz, a TRT’ciler? Uganda veya Zambiya’da bile, bir devlet kurumunun sanatç?s?, dinleyiciyi gider de evinde e?lendirir mi?!... Bakal?m daha neler görece?iz. Belki bir süre sonra, Sulukule ekipleri çeriba??s?n? TRT Yüksek Kurulu’na “Türk müzi?i ba? dan??man?” tayin ederler!...

     Bizim evde TV, haberlerden sonra hemen kapat?l?r. Bunun d???nda ayda y?lda bir, “Filan kanal? hemen aç, senin parçan? çal?yorlar” diyen e?-dostun telefonuyla -tabiî çal?nan?n yar?s? kaç?r?lm?? olarak- aç?l?r. ?nsanlar?n e?lence niyetine bu kadar i?renç ?eylerden mecburen zevk al?r hale getirildi?i, bilgi, kültür, edeb ve e?lence kavramlar?n?n bu kadar soysuzla?t?r?ld??? bir ülkede ya?amaktan ben ?ahsen utan?r oldum. Atalar?m “deliye her gün bayram” demi?ler. Ben o deliyi de bugün mumla ar?yorum. Sizler bu duyguya kap?lm?yor musunuz? Peki ne olacak bu gidi?in sonu? Uyan?p maymun soytar?l???ndan, yeniden insan vakar ve haysiyetine dönmemiz için -mutlaka- ülkede bir tek insan b?rakmayacak korkunç bir deprem veya bir nükleer harp mi laz?m?

     Sizlere -dinletti?im bir-iki müzik örne?i d???nda- hiç de iç aç?c? olmayan ?eyler söyledi?imin fark?nday?m. Ama bize lutfetti?i “güç” redîfli gazelinde “Dembedem âfâk?m? sard? zalâm-? hasretin /Kalbi zulmetler içinde ne?’eyâb etmek de güç” diyen -1971’de Ba?dat’tayken tan?d???m- merhum ?air Aziz Sami Bey gibi, insan?n kalbi a?larken dili gülemiyor. ?iirdeki “hasret” sözü bir sevgili için söylenmi? olabilir; ama bizim sizlerle ortak hasretimiz “sevgili”ye de?il, “seviye”ye... Sevgili Tahral?’m?z, bir yudum dostluk iksîri olmak üzere lutfedip ameliyata gitti?im Amerika’ya gönderdi?i, benim de vatan hasretini bir nebze dindirir ümidiyle besteledi?im “Cânân Ate?i” ?iirinde, “Olsa Mûsâ gibi bir er, tutu?ur parlard?/Yine vâdî-i mukaddesteki rahman ate?i” diyordu. ??te biz de, insan?m?z? fikren bitki hayat?na sokan Tanzimat’a kadarki tarihimizin her alanda dopdolu oldu?u o Mûsâ’lar?n hasreti içindeyiz.

 

 

Son Güncelleme (Cuma, 27 Haziran 2008 13:34)

 
Kullanıcı Girişi