|
STEVE PERRY
Journey
Her zaman iddia ederiz: Steve Perry'nin eline bir gazete kupürü tutuştursanız ve şarkı söylemesini isteseniz, ona bile bir anlam katacak içtenliğe sahiptir. Kaldı ki oktavlarla istediği gibi dans edecek kadar güçlü bir sesi de vardır. Journey ile kaydettiği sayısız hit şarkı bugün hala hem pop, hem de klasik rock radyolarının en çok çalan şarkıları arasında. 80'lerin ilk yarısında kaydettiği 'Open Arms', 'Don't Stop Believin', 'Faithfully', 'Who's Crying Now' ve onlarca unutulmaz şarkılar fırtına gibi gelip geçen arena-rock döneminin ardından 21. yüzyılda bile dimdik ayakta durmakta. 1996'da Journey ile yeniden bir araya gelip 'When You Love A Woman' ile yine zirveyi zorlayan Perry, sağlık sorunları nedeniyle gruptan tekrar koptuğundan beri yeni solist (Steve Augeri) destekli Journey de sıradan bir nostalji ismi olmaktan öteye gidemedi. Henüz genç yaştayken müzik yapmaktan vazgeçmesine rağmen, onu hindi çiftliğinden uzaklaşmaya ve Journey'e katılmaya ikna eden annesine de milyonlarca Journey hayranı olarak buradan teşekkürler!
ROGER DALTREY
The Who
Belki de asla iyi bir şarkı yazarı olamaması yüzündendir, The Who dendiğinde çoğu insanın aklına gelen ilk isim ya grubun beyni ve gitaristi Pete Townsend, ya davulların efendisi Keith Moon, ya da tüm zamanların en büyük basçılarından biri sayılan John Entwistle'dır. Fakat biz 1965-1975 yılları arasında kaydedilen hiçbir Townsend klasiğinin Daltrey dışında herhangi biri tarafından böylesine seslendirilebileceğine inanmıyoruz. Özellikle "Tommy", "Who's Next" ve "Quadrophenia" albümlerindeki performansıyla rock müziğin en güçlü seslerinden biri olarak kendini kabul ettiren Daltrey, aynı zamanda sahnede de bir canavara dönüşmesiyle nam salmıştır. Sahnedeki maço görüntüsü ve özellikle mikrofonunu fırlatarak yaptığı numaralar ile "frontman" tanımını 70'li yılların başında Robert Plant ile müzik tarihine ilk kez sokan isimdir Daltrey. Bugün Keith Moon ve John Entwistle'in ölümlerinin ardında iki kişi kalmış olmalarına rağmen Pete Townsend ile dünyayı turlamaya devam etmektedir.
BRUCE DICKINSON
Iron Maiden, Solo
Önce Judas Priest, ardından Iron Maiden… New Wave of British Heavy Metal hareketinin iki efsane grubu. Ve iki efsane vokalist: Rob Halford ve Bruce Dickinson. Belki de Iron Maiden'a olan gönül bağımız daha güçlü olduğundandır, Dickinson'a biraz daha fazla yer verelim dedik. "Iron Maiden" ve "Killers" gibi iki önemli Maiden albümünde büyük pay sahibi olan Paul DiAnno'nun ayrılığının ardından 1981'de gruba katılan Dickinson, geleceğine şüpheyle bakılan topluluğu sadece ayağa kaldırmakla kalmadı, aynı zamanda sadece 6-7 sene gibi kısa bir sürede efsane statüsüne taşıdı. Gruba gelir gelmez kaydettiği "Number of the Beast" sadece onların değil, heavy-metal türünün en sevilen başyapıtlarından biri. Kaldı ki "Piece of Mind", "Powerslave", "Somewhere in Time" gibi 80'lerde kaydettikleri Maiden LP'leri de Bruce Dickinson'un güçlü, epik ve neredeyse operavari inanılmaz melodik vokallerinin saklı olduğu klasikler. Grubun yaratıcı gücü Steve Harris'le ters düşmeleri ve solo kariyerine girişmesi yüzünden 1993'te Iron Maiden'ı terk eden usta solist, 1999'da geri döndü ve efsane toplulukla eskisi kadar popüler olmasa bile kalitesine dil uzatılmayacak albümler yapmaktadır.
RAY CHARLES
Solo
"Dahi" Ray Charles, geçen seneki ölümü ve Jamie Foxx'un sırtladığı biyografik "Ray" filmi olmasa belki de uzun bir süre daha konuşulmayacaktı. Belki de haklı sebeplerden ötürü. Charles, 60'ların ortasından itibaren devamlı ortalıkta gözükmeye devam etmiş olsa da, ne eli yüzü düzgün bir albüme, ne de ortalığı sarsan bir şarkının altına imzasını atmıştı. Olsun varsın. Yine de o, sonsuza dek soul müziği tüm dünyaya sevdiren ilk şarkıcı olarak hatırlanacak. Özellikle 1950-1965 arasında kaydettiği unutulmaz plaklar 'What'd I Say', 'Unchain My Heart', 'Hit The Road Jack', onun sadece tuşlu çalgılardaki ustalığını değil, anında dinleyeni yakalayan, duygu yüklü sesini de herkese duyurmuştur. Charles'ın hem müziği, hem de vokalleri, kendisinden sonra gelen, başta Van Morrison ve Joe Cocker olmak üzere birçok önemli müzisyeni etkilemiştir.
JEFF BUCKLEY
Solo
Bazı müzisyenlerin duruşu bir ayrıdır. Şarkı yazarlığından ya da güzel bir sesten fazlası vardır bu insanlarda. Müzik dünyasının erken kayıplarından Jeff Buckley de sadece muhteşem bir sesin ve eğitimli doğaçlamaların değil, aynı zamanda eşi nadir bulunur güzellikteki şiirlerin yazarıdır. Babası Tim Buckley'nin sanatındaki veya kendisine gösterilen ilgideki etkisinin gücü ne olursa olsun, 1993'te Columbia'dan çıkan "Live at Sin-e" kayıtlarını dinleyip ağzı bir karış açık kalmayan çok az insan olmuştur sanırız. 1994 albümü "Grace" ve 1997'de hayatını kaybettikten sonra toplanan, "Sketches..." ve "Mystery White Boy", Jeff Buckley'nin sıradışı performanslarının harika örneklerini bulunduruyor. Kendi şarkıları dışında, Edith Piaf taklitlerinden Leonard Cohen ve Van Morrison icralarına kadar geniş bir liste çıkarmak mümkün Jeff Buckley'nin şarkı söylemedeki becerilerini sergilediği. Tavsiyemiz, önce "Grace"in durmaksızın baştan sona dinlenmesi, ardından da "Live at Sin-e"ye ilgi gösterilmesi. Kulaklarınıza inanamayacaksınız.
EDDIE VEDDER
Pearl Jam
Eddie Vedder'ı övmeli mi yoksa sövmeli mi diye uzun bir süredir düşünmekteyiz. Elbette ki şaka yapıyoruz 1990'lı yılların en büyük grunge liderlerinden ve bugünün en ağırbaşlı rock gruplarından Pearl Jam'in solisti hakkında. Elini öpmek lazım bugüne kadar aklımızı başımızdan aldığı şarkıları ve sahnede ağzını büzerek gözlerini kapattığı şov anları için. Yine de bugün sağdan soldan ikide bir firlayan sahte rock gruplarının solistlerinin seslerini Eddie Vedder'a benzetmek için ne kadar çok çaba sarf ettiği hiç dikkatinizi çekti mi? Bütün bunlara "bize ne" diyerek elimizin tersini gösteriyoruz ve grubun erken dönem albümleri "Ten" ve "Vs."da çok daha heyecanlı, özellikle "No Code" sonrası dönemde ise daha olgun ve kontrollü bir Eddie Vedder dinlemeniz üzere tavsiyelerde bulunuyoruz. 'Rearviewmirror' sesinin menzilinin, 'Release' ise sesi üzerindeki hakimiyetinin ispatı olarak özellikle ilginizi çekecektir.
BONO
U2
Dünyanın şu andaki en büyük rock grubunun U2 olduğunu söylediğimiz zaman pek az aksi cevap alıyoruz artık. Her ne kadar U2'nun bugün bu noktada olmasının gruptaki demokrasi ve arkadaşlığın payı tartışma götürmeyecek şekilde büyük olsa da, 'With or Without You', 'Pride (In The Name Of Love)' ya da 'One' gibi şarkılarda Bono'nun sesinin kalbimizi nasıl fethettiğini unutmuyoruz. Grubu canlı seyretme şansına erişemeyenler için, Bono'yu "The Joshua Tree" ve "Achtung Baby"de dinlemek çok az farkla daha etkileyici olabilir. Ama inanın özellikle bir albüm tavsiye ederken insanın canı yanıyor çünkü Bono'nun sesinin rengi ve gücü her şarkıda farklı bir hava yaratıyor. Şimdi 'Stuck In a Moment', 'Beautiful Day' ya da 'Stay'in pabucunu dama mı atalım yani? Bono'yu dünyanın en büyük vokalistlerinden biri yapan diğer özelliği ise sesinin yanı sıra insanlık için harcadığı zaman ve emek. Kendisini savaş karşıtı fikirleriyle bir politikacının kulağını çekerken, insan hakları adına düzenlenmiş bir konserin açılışında şarkı söylerken, ya da kısacası günlük gazetenizin birinci sayfasında görmeniz oldukça yüksek bir olasılık. Kısaca dünyanın daha çok Bono'lara ihtiyacı var.
FREDDIE MERCURY
Queen
İran asıllı Freddie Mercury, rock tarihinin belki de gelmiş geçmiş en çok boyutlu solisti. Bir yandan korkunç derecede kaliteli, eğitimli ve geniş bir ses, bir yandan sahnede inanılmaz enerjik performanslar ve diğer bir yandan da son derece etkileyici bir şöhret kişiliği. Queen'de yakalanan başarıların içinde Mercury'nin sesinin en çok rol oynadığı şarkılardan hemen akla gelenleri hiç şüphesiz 'Bohemian Rhapsody', 'A Kind of Magic', 'Innuendo', 'Somebody to Love' ve 'We Are the Champions'. Elbette bu liste dünyanın en kuvvetli seslerinden birisi için son derece yetersiz. Tıpkı Bono gibi Freddie Mercury de hayır işleri namına çok aktif bir kişilikti ve özellikle hayatını kaybetmesine sebep olan AIDS'e karşı açılan savaşların ön saflarında yer almıştı. 90'lara ince bir bıyıkla girecek karizması olan belki de tek solist olarak önemi ayrıca fark edilmeli ve takdir edilmelidir. Şaka bir yana, Freddie Mercury rock tarihinin en renkli karakterlerinden biri olarak ismini ölümsüzleştirmiş dev bir solisttir.
ROBERT PLANT
Led Zeppelin, Solo
Büyük solistler olmadan büyük gruplar olmaz. En iyi gitaristi, davulcuyu ve basçıyı bir araya koysanız bile eğer sıradan bir solistiniz varsa, şöhreti unutun. Led Zeppelin için de benzeri bir durum söz konusuydu. Jimmy Page'in ve John Bonham'ın kadrosunda olduğu bir grup bile Robert Plant olmadan böyle bir başarıyı yakalayabilir miydi acaba?. İnsanın aklını oynatacak kadar incelen çığlıkları ve sesini her-daim kullanmadaki rahatlığıyla haklı olarak dönemin ve rock tarihinin en büyük vokallerinden birisi olup çıktı Plant. Solo kariyeri her ne kadar Led Zeppelin yıllarına oranla çok etkisiz kalsa da, 'Whole Lotta Love', 'Since I've Been Loving You' ve 'Black Dog' gibi parçaları başka bir sesin söylediği hayal etmek bile bir garip. Kendisini bir daha aynı heyecanla görmemizin çok küçük bir olasılık olduğunu unutmuyoruz ama Led Zeppelin'in vokalisti olarak attığı çığlıklarla kendisini en iyi on vokalistimizin arasına alıyoruz.
CHRIS CORNELL
Soundgarden, Audioslave
En iyi vokalistler listemizde grunge döneminin en büyük gruplarından ikisinin solistinin olması aslında akımın popülaritesini ne kadar haklı kazandığının da bir göstergesi. Chris Cornell, Seattle kökenli Soundgarden'ın, sesinin sınırını hala kestiremediğimiz solistiydi. Her ne kadar şu anda böyle bir grup artık olmasa da Chris Cornell'ı Audioslave'in vokalisti olarak takip ediyoruz. Bize sorarsanız, kendisine rock'ın en iyi solistlerinden biri damgasını ilk olarak vurulduğu zamanlar Eddie Vedder ile aynı kadroda yer aldığı efsanevi Temple of the Dog dönemi. Grubun bu ilk ve tek albümünde 'Hunger Strike' (Eddie Vedder ile) ve 'Say Hello To Heaven'ı dinleyen kulaklar beyne "bu ses gerçek mi?" şeklinde karışık sinyaller göndermeye başlar. Elbette Soundgarden besteleri olan 'Jesus Christ Pose', 'Black Hole Sun' ve 'Spoonman'i de unutmamak gerekir.
|